Tonya Otçusu-2017

Tonya Otçusu keyifle izleniyor.

Kadırga Yaylası’nda “otçu şenlikleri” onlar olmadan sönük geçiyor.

Önceki yıllarda “Oğuz Otçusu” olmadan şenlikler olmazdı.

Yeni sıkıntılardan birisi ise video-foto çekimleri. Özellikle telefonları ellerinde ve ortada dolaşanlar önemli kirlilik oluşturuyorlar. Otçu ekiplerini asla temiz izleyemiyoruz. Halkanın ortasını dolduruyorlar, horondakiler görünmüyor.

Bu fotografları da çok eleyerek sunuyorum:

Şeker Kanyonu-Yenice

1 Nisan şakası gibi bir HES haberi:

Karabük, Yenice, Şeker Kanyonu’na HES yapım projesi, YENİCELİLERİ ayağa kaldırdı.
Kanyonda piknik ve insan zinciri oluşturuldu. HES projesi protesto edildi.
Çeşitli guruplar, yöre insanı olarak katılım yüksekti.
Yenice’de öğretmenlik yaptığım için bir yazı ile durumu dile getirdim:

………………………..
Şeker Kanyonu Nire?

Dünyanın en önemli doğa harikalarından.
Nerede mi?
Çok yakınımızda ya da çok uzağımızda! Bu size bağlı.
Bana çok yakın.
Yenice’de öğretmenlik yaptım. Fotograf çektim o kanyonda. Mustafa Başkan’ın çağrısıyla Yenice Festivali’ne katıldım ve fotograf sergisi açtım. 9 fotograf armağan ettim Mutafa Başkan’a ve belediyeye. Öğrencilerimle yeniden buluştum. Tanıdıklarımızla selamlaştık. Yemeklerimizi pişiren Tonton İbrahim Abi’yle kucaklaştım.
Bana çok yakın.
İnsan sağlığını, doğadaki canlıların yaşama koşullarını, yaşamsal değerleri biliyorum ve bunların Yenicelilere çok uygun olduğunu düşünüyorum.
Bana çok yakın.
Turizm gelirinin, enerjinin getirisinden daha çok ve büyük olduğunu biliyorum ve turizm getirisinin Yenicelilere önemli katkıları olacağını düşünüyorum. Enerjinin ise Yenicelilere hiç bir yararının olmayacağını herkes gibi BEN DE biliyorum.
Bana çok yakın.
Çünkü HES yapım kararının ULUSLARASI SERMAYE tarafından verildiğini biliyoruz. Yerli sermaye guruplarına ulufe kalır, gene büyük pay yurt dışına çıkarılır. Yenicelilere ne mi kalır? Susuz derenin çakıl taşları kalır. Kuruyan ağaçların arkasındaki kuru ve çıplak toprak ile taşlar kalır. Börtü böceklerin, yaban hayvanlarının, kuşların, arıların terk ettiği ıssız çöl gibi arazi kalır. Veee Yeniceliler ısız arazinin ortasındaki birkaç dükkanı da bırakarak GÖÇ EDER!
Bana çok yakın.
Bu gerçekleri bildiğimden ŞEKER KANYONU bana çok yakın. Kanyonu yaşatmak ve turizm alanı olarak geliştirilmesi için çırpınan için çırpınan Yenicelilere, öğrencilerime koştum. Yeniden kucaklaştım Yenice’nin yeşil kollarıyla.
Bilinen bir gerçek ise; HES, NÜKLEER SANTRAL gibi enerji kaynakları artık ömrünü ve işlevini bitirdi. Şimdi daha başka kaynaklar kullanıyor ULUSLARASI SERMAYE kendi ülkelerinde.
Bana çok yakın.
Ben bir doğaseverim, yurtseverim. Elbette dünyadaki tüm yurtları severim.
Şeker Kanyonu işte yanınızda, size de çok yakın

Yine Bir Seçim Olabilir.

Ya seçim olursa!

Seçim, adı üzerinde farkları olanlar arasından, özgür irademizle seçmemiz gereken bir eylemi anlatır.

Burada iki durum olmalıdır: 1- Partilerin Farkları olmadır. 2- Özgür irademiz olmalıdır.

Seçimden söz ettiğimize göre, partilerin farkları olmalı ve ben özgür iradeli bir yurttaş olmalıyım. Eğer bu ikisi varsa seçimin sonucu ne olursa olsun saygı duymak gerekir.

Bu iki durumu irdeleyelim, gerçekte bu iki durumu iç içe geçmiş olarak yaşamaktayız:


1- Partilerin Farkları olmadır.

Bizi yıllardır kaynaşmış bir toplum durumuna getirmeye çabaladı tüm yönetimler. Yani farkı olmayan toplum olarak görmeye ve göstermeye çabaladılar. Bunun için Devlet yapısı aynı kaldı görüntüsü altında , eğitim, yasalar, polis, ordu değiştirildi. Bunları savunan partiler oluşturuldu. Din, dil, ırk, bölge, cinsiyet ayrımcılığı üzerine politika yapanlar toplum düşmanlarıdır. Bu bir dünya politkası olsa da inanmamak gerekir. Çünkü; bizim partilerimiz dincilik, ırkçılık, bölgecilik, cinsiyet ayrımcılığı ve emek düşmanlığı üzerine politika yapıyorlar. Peki farkları ne? Yok…

Bakıyoruz bu gün, dinimle Allah’ım arasında aracı olamaz diye bir din kuralı varken, hem de her parti aracı durumda. Bütün din adamları aracı durumda. Neden laiklik kavgası yaratılıyor? Dincilik yani şeriat alevlensin ve insanlar şeriat kavgasından başka bir şey göremesinler diye. Doğrusu ne, din üzerine politika ve partileşme yapılamaz: Herkes dinini-ibadetini özgürce ve gösterişe düşmeden yaşar. Türkiye’de bu özgürlük var zaten. Ama din özgürlüğünden yararlanıp, Türkiye’yi şeriat ülkesi yapmaya çalışan politikacılar araya girmekle dinime küfrediyorlar. Hatta öyle yalanlar uyduruyor ve fısıltı gazetesine uyguluyorlar ki, bu günkü haldeyiz.

Irkım üzerine söz hakkı yalnızca benim olması gerekirken, her parti ırkçı durumda. Türk ırkı üzerine politika yapanlar bana da öteki ırka da saygısızlık yapıyorlar. Yani o üstün ırk, ben kötü ırk mıyım? Ya da tersi miyiz? Bunu neden yapıyorlar? Din üzerine politika yapanlardan kurtulan olursa, çelmeyi ırk politkası yapanların ağına düşsün, kurtaramasın diye. Bütün ırklar kardeştir gerçekte. Irk üzerine politika yapanlar ırkıma küfrediyorlar.
O halde,Irk üzerine politika yapanlar tarih boyunca suçludurlar.

Aynı düşünmeyi sürdürünce farkları olmadığı görünüyor. Biliniyor zaten.

Düşünmeyi şöyle de sürdürebiliriz;
* Müslümanın yemek ihtiyacı var, hıristiyanın da. Partililer benim yemek ihtiyacım üzerine politika yapsınlar öyleyse.
* Türk hasta olabilir. Kürt de, ermeni de, İngiliz de olabilir. Partililer benim hastalığımın tedavisi üzerine politika yapsınlar öyleyse.
Kadının da yaşamaya ihtiyacı var, erkeğin de. Partililer benim yaşama ihtiyacım üzerine politika yapsınlar öyleyse.
* Yaşlı insanın da genç insanın da işe ihtiyacı var. Partililer benim iş ihtiyacım üzerine politika yapsınlar öyleyse.
* Türkiye’nin doğusunun da, batısının da kalkınmaya ihtiyacı var. Partililer benim kalkınma ihtiyacım üzerine politika yapsınlar öyleyse
* Her insanın bağımsız bir Türkiye’de, insan onuruyla yaşama hakkı vardır. Partililer benim bağımsız Türkiye ihtiyacım üzerine politika yapsınlar öyleyse.


Bu düşünme yöntemi doğruysa, ki bana göre doğrudur; bu partilerin farkı yoktur.


2- Seçerken özgür müyüm?
Birkaç soru ile başlayalım: Bireyi özgür yetiştirmenin koşulları ile mi büyütüldüm? Ailemin fikir yapısı, okul programları, öğretmenim eğitimcilik düzeyi, okutulan kitaplar, mahallem ve köyümün gelenekleri…Tüm bu sorular daha çok, siz de biliyorsunuz…
Ama asıl soru şu; neden Türkiye’de yeterince fabrika yok? İş alanlarının azlığının diğer sorunları çoğalttığı bilinen bir gerçek zaten. Çünkü, demokrasi fabrika ile olur.
Şimdiiii, bu partilerin farkı yok ve ben özgür değilim. Bütün bunlar bir oyun ve bu oyunu sermaye oynuyor.
Haydi o zaman; soralım ve öğrenelim: Sermaye ne?
HAYDE!!!

Yarısı Dolu!

Zamanla yazı okur ya da konuşmalara tanık oluruz. Sonlarına olumsuzluklar eklenmiş olan. Örneğin; bir olay olmuş yurdumuzda, protesto edilmesi gereken bir durum diyelim. Bu durumu vıdı vıdı yapanlar eklerler sözün sonuna…ses yok, çıt çıkmıyor, nerdeler? vb.
Özünde bu ekler, kişinin psikolojik özelliklerini belirtir, açıklar. Çünkü Türkiye ve dünyada ortalık kaynıyor. Hala nasıl ses yok, çıt yok denebilir! Az denebilir. Yetmedi denebilir. Daha çok olmalı denebilir. Tabi olumsuzluğu konuşmak, söylemek bir propagandadır. Kimse yok siz de kıpırdamayın demektir. “Dünyadan haberim yok” da demektir aynı zamanda.
     Bardağın dolu ve boş tarafını anlatmak için olumsuz psikolojideki insanlar yarısı boş derler, olumlu psikolojideki insanlar yarısı dolu derler.
     Bu tür yazılar kime hizmet ediyor bakalım…
     Örneğin seçim zamanı yaklaştıkça bir dedikodu yayılır, fısıltı gazetesi  çalışmaya başlar. Öyle kendiliğinden başlamaz çalışmaya. Bir makenizma başlatır bu fısıltı gazetesini. Amerikan seçim propaganda sistemi diye bir şey çıkardılar, öyle bir reklam çarpıyor ki beynimize, şaşkına dönüyoruz. Bir süre sonra da bize söyletmek istediklerini yolluyorlar. Beynimiz yavaş yavaş uyuşup kapanıyor, sonra açıldığında propagandacıların istediklerine yöneliyor. Fısıltı gazetesi bu değil ama işlevi aynı. Durmadan yayılır yaşamın her alanına, sıkça duyarız: Zaten o kazanır. Hangi parti var ki. Kime oy verelim ki. Hepsi çalıyor. Kötünün iyisi. Ve buna benzer başlıklar.
     Buna benzer başka konular konuşulurken artık alışkanlık olmuştur, giderek dilimiz alışmıştır, aynısını konuşmaya başlamışızdır. Şaşırmayız artık dilimize.
     Şeçim biter dediğimiz de çıkar. O zaman dememiş miydim gibi sözlerle, çıkan kötü sonucu doğru bildiğimizi savunur, cahilliğimizle övünürüz. Bize dedirtilendir bu sonuç.
     Pekiyi, şimdi soralım kendimize; kimin hedefini destekledik bu tür konuşmalarımızla? Farkında olmadan kime oy kazandırdık?
     Bir soru daha soralım kendimize: Nasıl konuşalım?
Bunun yanıtı tektir: GERÇEKÇİ. Abartmadan, azaltmadan konuşalım.
Örneğin: 7 Mart 2010 pazar günü Kadıköy’de Emekçi Kadınlar kazanımlarını başarmanın 100. yılını andılar. Binlerce kadın katılmış. Hadi söyleyelim; çıt yok, kimse katılmadı denebilir mi? Tabi denmez yanlış olur. Ne demeliyiz? Katılımı çoğaltmalıyız, heyecanı daha da yükseltmeliyiz. Ha işte bu sözler gerçeki olur.
GÜZELLİKLE

Sanatçı Dağın Ardında mıdır?

Sanat Ve Sanatçı Dağın Ardında mıdır?

Rönesans dönemi, sanat ve sanatçı için önemli tarihsel olgulardandır. Çünkü sanat ve sanatçı dağın ardında değil halkın yakınındadır.
Bize de önemli bir değerlendirme, yorum fırsatı vermiştir.
sanatı küçümsemezsiniz bilirim ama sanatı öyle de abartmayınız. Sanat ve sanatçı dağların ardında değildirler. Yakınımızda ve insandırlar. 960 yılında dünya sanat merkezi ABD’ye yaşınınca bir şey oldu. Kısaca; “Sanat ve sanatçı dağın ardına taşındı.”
Bu ne demektir?
Sanatın ulaşılamaz, uzakta olması gerçekleştirilirse; “meta” olması hızlanacaktır. Bu da demektir ki, “metanın fiyatı olacak.” İşte, o fiyatı belirleme bu döngüyü sağlayanların elinde olacaktır.
Öyle oldu. Günümüzde sanat ürünleri halkın arasında değil, dağların ardındadır. Evlerinizin duvarlarına bir pencere olacak resimlerin, yüksek fiyatta, pahalı olmasının nedenleri.
Dağlar gibi gösterme çabası içinde olanlar başardılar, sanatı ulaşılmaz göstererek toplumdan uzaklaştırdılar. Nerdeyse, Tanrı gibi gösterecekler!
Sanat ve sanatçı değerlidir elbette. Rönesans ustalarının günümüze kalmaları bundandır. Hatta sanat eserleri korunmalıdır.
Japonya 1980 yıllarında bu koruma sorumluluğu nedeniyle bir müze kurup dünyadan resimler toplamışları. Arkası ne oldu, bilmiyorum.
Sanat ve sanatçı Dünya’nın üzerinde durduğu dengelerin güzelliği yasalarıdır.
Siz siz olun can damarımız olan sanattan ve sanatçıdan uzak durmayınız.
“Sanatın bir dalına tutunalım ki, damarlarımızdan akan kan, beyinlerimize ulaşarak beyinleri güzellik ateşi ile tutuştursun.”

İşçilerin Kazanımları!

İşçilerin Kazanımlarını Kaldırma Planlanıyor?
Neden?
Geçmiş yıllarda alınan haklar, kazanımlardır! 2020 yılında işçinin kazanımları yok edilerek, sermayenin desteklendiğine tanık oluyor dünya!
Neden?
Bir gecede yasa paketlerini geçirenler, sıra işçilere gelince susuyorlar? Hatta, işçilerin kazanımlarını ellerinden alma yasaları hazırlıyorlar. O kadar çok örnekleri var ki!
Neden?
13 Mayıs 2014’te Soma madencileri yüzlerce kardeşlerini toprağa verdiler. İktidara en çok oy veren yerlerden Soma’lıların çocukları toprağa gömülenler.
Neden?
İktidar altı yıldır Soma işçilerinin haklarını vermemek için oyalama taktikleri sürdürüyor. Soma’nın caddesinde bakanlar tarafından, işçilerin tekmelendikleri görüldü.
Neden?
Sermayenin yüzünü en iyi otaya koyan olaylardan biri Soma idi. İktidardakilerin işi, yitirilen işçiler üzerinden politika yapmak. Hala yasaları çıkartmadan bekliyorlar.
Neden?
Geçtiğimiz günlerde o işçiler, seçtikleri temsilcilerini Ankara’ya gidip görüşme göreviyle, YOLA ÇIKARDILAR. Öyle engellerle karşılaştılar ki! Türkiye şaşırdı.
Neden?
Yine o işçiler, İzmir’de deprem olunca, direnişlerini iptal edip, göçük altından insan aramalarına katıldılar.
Neden
Yeni torba yasada, işçilerin KIDEM kazanımları kaldırılılmak için hazırlanıyor? İşçiler eylemlerle seslerini duyurmaya çabalıyorar. Dünya duydu, destek veriyorlar. Oysa Türkiye’de iktidar yanlısı sendikları, uyuyorlar,
Neden?
İktidar yanlısı sendika olur mu? Türkiye’de işveren sendikasıı yıllarca var.
Neden?
İşverenlerin vergi borclarını ayarlayan iktidardakiler, çok iyi hesap yapıyorlar. Yeni yapılan köprü ve benzerlerinin ödemelerini ayarlamışlar ve yükseltmişler.
Neden?
Ayarlanan vergi borçları, köprü paraları, işçilerin alacaklarını çok rahat karşılar ki! İktidardakiler, kimden yana olduklarını artık gizlemiyorlar!
Neden?
Nedenleri dilediğiniz kadar çoğaltabilirsiniz. Ama gerek yok!
Neden?

Heykel

Sanat, yaratmaktır. Yaratıcılık, sanatçının üretim süreci. Yaşama tutunuş.

Sanatçı insandır.

Üretiminin kaynağı, nedeni, besini insandır. İnsanlardan alıp, yeni biçimini yaratır ve yine insanlara geri verir.

* Üretim: Kavram, kurgu ve uygulama.
* Kavram, heykelin canıdır. Malzeme fiziğidir.
* Yararlı ve güzel olanla yürüyüş.
* Giz değil, açıklılık. Anlaşırlılık.
* Olağanüstü değil olağan.
* Sade ve az malzeme ile şatafatın kirini azaltım.
* Geçmişin deneyim ve uygulamalarını içselleştirerek, yenidenlik. Geleceğe yolculuk.
* Farklı malzemeleri uyumlaştırmak. Farklı insanların, farklılıklarıyla uyum sağlayabilmelerine yönelmek.
* Kolaylılık özelliği ile “ben de yaparım” duygusunu ve kendine güveni yaşatmak.
* Kendi kültürlerine bakabilmek, görmek, anlamak, sormak, tartışmak, sorgulamak, çözümlemek.
* Doğadan alınanı, doğaya salmak.
* Atılanları değerli kılmak, yeniden var etmek, işe yaratmak. Çöp olmaktan kurtarmak.
* Her insan tarafından ulaşılabirlik. Ulaşılamaz olunca, ad değiştirilip, HİRA DAĞINA oturtulabilir.
* Kaide sınır çizer. Heykelin, kendi tabanı-ayakları üzerinde durması ise insanlarla arasındaki sınırı kaldırır.
* Yalnızlık – kendi başınalık değil, insanların arasındalık. Kentte, köyde, evde insanlarla yaşamak.

        
* Çeşitli uygulamalarla, doğa koşullarına içerde ( küçük boyutlu) ve dışarda (büyük boyutlu-abide) dayanıklılık, yaşayana direnci taşımak.

Dilli Kaval

Re dilli kaval sesi

Kaval, içi boş boru gibi ahşap ya da metalden yapılır. Önde yedi, arkada bir deliği bulunur. Üflemeli bir çalgıdır.

Köyümüzün ünlü kaval ustalarından Kasım Gürsoy abinin bana armağanı-1965

Dilli Kaval 
Üfleme deliğinden dil takılarak ses elde edilir. Bu dil nedeniyle adı dilli kaval olarak bilinir. Dilli kavallara halk dilinde çoban kavalı da denilmektedir.


Dilsiz Kaval
Dili olmayan ve içi tam boru gibi boş olan kavallara da dilsiz kaval denir.
Diğer üflemeliler
Üflemeli çalgıların ney, mey, duduk, zurna, pan flüt, klarinet gibi farklılıklar gösteren türleri, farklı amaçlar için günümüzde kullanılmaktadır.
Kavalın sesi yanık, duyguludur. Çoğunlukla çobanlar kullanır ve çobanın kaval çalarak, koyunları suya indirme öyküsü nerdeyse herkes tarafından bilinir.
Kaval doğu kültürlerinin çalgısıdır, batı müziğinde yoktur. Batı müziği çok seslidir. Çok sesli orkestra içinde, tek sesli olan kavala yer yoktur. Kavalın batı müziğindeki karşıtı blok flüttür. Blok flüt gibi yine batı müziğinin üflemeli çalgısı yan flüt olarak bilinen flüttür.
Batı müziği içinde kullanılan blok flüt de yetersizdir. Çünkü piyanonun tüm seslerine uyum sağlayamamaktadır. Bu konuda dilli kaval alanında olumlu gelişmeler vardır. Örneğin, piyanonun tüm seslerini verebilecek sayıda olan, on iki kaval üretilmiş ve orkestra için düzenlemelerde yer almıştır.
Öndeki yedi deliğin ilk üst beşi kapatılarak alınan ses, piyanodaki ses karşılığına denk düşen sesin adı ile anılmaktadır. İşte dilli kavalın adı, bu beşinci deliğin verdiği karar ses adı ile adlandırılmıştır.

Köyümüz Türkelli’de ineklerimizi otlatmaya götürdüğümüzde oralarda yapıp çalmaya başladığımız düdüklerden ikisi. (Aslında dilli kaval) Nota olmadan çalardık.

Dilli Kaval çantam.

Sanat Eğitimi, Kazandırdıkları ve Kredili Sistem

Eğitimin çok tanımı yapılmakta.
Örneğin bize göre olanını yazalım: Canlının gizli kalan gücünü ortaya çıkararak, en üst kaliteye yükseltme işidir.
Sonrasında, kaliteli bir üretimdir, amaç. Kalite, eleman, malzeme, makine ve programın kaliteli olması ile gerçekleşir. Birinin kalitesiz olması diğerlerini olumsuz etkiler. Çok iyi bir öğretmen olsa da, yetersiz bir program, yetersiz bina, yetersiz malzeme ile insanı kaliteli yapamayız.

Ayrıca; eğitilen kişinin yazılımı-genleri elbette çok çok önemlidir.

Foto: Şakir Sağlam / Sinop, Nükleer Karşıtı Platform etkinliklerinden.

Anımsarsınız; 1992 yılında istifa etmiş bir hükümetin Milli Eğitim Bakanı olan Avni Akyol giderek ayak, üç ay kala birden bire bir uygulama başlattı: KREDİLİ SİSTEM.

Bu sistemin üç ayağı vardı: Öğretmen+bina+kitap (program)dı. O biliyordu ki; bu sistem harika bir sistemdir. Böyle bir sistem HALKIN ÇOCUKLARINA YARARLIDIR. Bu yararlı programı öyle bir konuma getirmeli ki, tartışılamayacak konuma düşürmek gerekir ki bu ülke böyle bir deneme yapamasın, yapmaya kalkmasın. Bunun da yolu, pat diye, hazırlanmadan uygulamaya başlarsın. Başarısız olur. Halk olumsuz yargılar. Yıllarca bu yargı silinemez, ortadan kaldırılamaz. Buna benzer bir uygulama yıllardır inançlar üzerinde oynanıyor. İnançlar politikacıların ellerinde oyuncak. Bu yolla kurgulanmış, etkileri olumsuzlaştırılarak artırılmıştır dünyada. Yüz yıllardır bu olumsuzluktan, sermaye işine geldiği gibi yararlanıyor. Günümüzde seçimleri göz önüne alınca, her şey netleşiyor değil mi? 2015 seçimlerini bir bu gözle değerlendirir misiniz?

Akyol uygulamaya başladı. Oysa gerçekte bu üç ayaktan hiç biri hazır değildi. Başarısız olacaktı. Belliydi. Öyle oldu. O sistemi yaşayanlardan, bu gün savunan yoktur. Hedef zaten bu sonu hazırlamaktı. Asla iyi niyete sığınılmasını doğru bulmuyorum. Eğer hedef olumluluk olsaydı; 60 yıl önce uygulanan ve UNESCO tarafından ÖRNEK EĞİTİM MODELİ olarak kabul edilen KÖY ENSTİTÜLERİ vardı gözler önünde. KREDİLİ SİSTEM, zaten o modelden yararlanılarak geliştirilmişti. Ben o sistemin içinde üç yıl öğretmenlik yapmış biriyim. Resim öğretmenliği sırasında zorluklarım oldu. Evet oldu. Ancak bana güvenen bir okul müdürüm sayesinde tüm olumsuzlukları aştık. Sonucu söyleyeyim: 28 resim öğrencimin 22 si Güzel sanatlar fakültesini kazandılar aynı yıl. Hiç reklama girmeden konuşuyorum. İsteyen araştırabilir. Kayıtları var.

Kadıköy Kız Lisesi-1994

Sanat tek başına kurtarıcı olamaz. Ama O, İNSANI YARATIR.

Eğitim bir süreçtir. Amaç insandır. Buradaki “insan” gerçekte “canlı” düşünülerek yazılmıştır. İnsan, fiziksel ve tinsel olarak bir bütündür. Sağlıklı bu ikili, sağlıklı birey demektir. Sağlıklı birey, güzel görünür. Güzel görünen, onun yaydığı güzel enerjidir.

Çünkü; O, Güzel insandır.

Güzel insan; güzel dillidir, güzel işlidir, güzel giysilidir, güzel çevrelidir.
Güzel insan; haklara saygılıdır. Hakları ve özgürlükleri geliştirir.
Güzel insan; Sorumluluk alır. Kararlıdır. Tutarlıdır.
Güzel insan; güzeli çirkinden ayırır. Güzellikler üretir, çirkine yer bırakmaz.
Güzel insan; İnsana değer verir. Bilimden, emekten yana olur.
Güzel insan; dostluğa değer verir, başkalarının gelişimine de katkı verir.
Güzel insan; başkalarıyla yarışmaz, kendini aşmaya çabalar. Çalışkandır.
Güzel insan; soru sorar, yanıt arar. Her söylenen inanmaz.
Güzel insan; DİN, DİL, IRK, CİNSİYET ve BÖLGE ayırımını çirkin sayar.
Güzel insan; dünyadan ayrılsa bile ürettiği kalıcı yapıtlarıyla dünyayı ışıtmayı sürdürür.
SANAT EĞİTİMİ; böyle bir insanın gelişimine katkı sunar.

Eğer eğitim kurumları ve aileler; çocuk eğitiminde sanatı uygulamıyorlarsa ya da var olan sanat programları; programlardan kaldırılıyorsa; orada bilinçli olarak toplumu bilimden-gerçeklerden-insandan koparıp, dünyaya düşman olarak yetiştirmeyi planlamışlar demektir.
Sanat çalışmalarının yerine ne konmaktadır? Ezbere dayalı programlar. Kısaca, insanları oyalayacaklar programlardır bunlar. Gelişemeyen insan beyni; artık her türlü olumsuzlukla ilgilenecektir. Yanlışlığın, çıkarcılığın, kumarın, kısaca yeraltı dünyasının pislikleriyle ilgileniyor duruma düşürülecektir. BU SERMAYENİN BİR OYUNUDUR. İnsan olma erdemi başka şeydir elbette. Nedir o ? Adını net koyalım: Güzelliklerle yaşama erdemliliği.

Yenice Ülkü İlkokulu, bando ekibi. 1973 (Bu çok zor işi başarabilen çocukların en büyüğü 12 yaşında)

Köy Enstitülerinin programları, yaparak yaşayarak ilkesine dayalı ve serbest alanlarda uygulamalar ile doluydu. Sorgulayan akıl, tüm başarılardan mutluluk duyan yürekler, paylaşarak iş başarma mutluluğunu tadanlar hep birlikte öğreniyorlardı. Köy Enstitülerini kapatıp, Öğretmen Okulunu açtıklarında, tüm uygulamalar dört duvar arasına sıkıştırılmış oldu. Yıkım başladı. Tüm o güzellikler ezber uygulamalarla yok edildi. 66 yıl sonra 2020 Türkiye’sine bakanlar, bu sonuçları görebilirler.

İşte; GÜZEL İNSAN; tüm bu yıkımlara karşı direnecek, yurtseverliğini gösterecek ve yurdunu yaşanası bir dünya ile buluşturacaktır.

Bu O’nun insanlık onuru, evrensel sorunudur.

GÜZELLİKLE…