Sanat Eğitimi, Kazandırdıkları ve Kredili Sistem

Eğitimin çok tanımı yapılmakta.
Örneğin bize göre olanını yazalım: Canlının gizli kalan gücünü ortaya çıkararak, en üst kaliteye yükseltme işidir.
Sonrasında, kaliteli bir üretimdir, amaç. Kalite, eleman, malzeme, makine ve programın kaliteli olması ile gerçekleşir. Birinin kalitesiz olması diğerlerini olumsuz etkiler. Çok iyi bir öğretmen olsa da, yetersiz bir program, yetersiz bina, yetersiz malzeme ile insanı kaliteli yapamayız.

Ayrıca; eğitilen kişinin yazılımı-genleri elbette çok çok önemlidir.

Foto: Şakir Sağlam / Sinop, Nükleer Karşıtı Platform etkinliklerinden.

Anımsarsınız; 1992 yılında istifa etmiş bir hükümetin Milli Eğitim Bakanı olan Avni Akyol giderek ayak, üç ay kala birden bire bir uygulama başlattı: KREDİLİ SİSTEM.

Bu sistemin üç ayağı vardı: Öğretmen+bina+kitap (program)dı. O biliyordu ki; bu sistem harika bir sistemdir. Böyle bir sistem HALKIN ÇOCUKLARINA YARARLIDIR. Bu yararlı programı öyle bir konuma getirmeli ki, tartışılamayacak konuma düşürmek gerekir ki bu ülke böyle bir deneme yapamasın, yapmaya kalkmasın. Bunun da yolu, pat diye, hazırlanmadan uygulamaya başlarsın. Başarısız olur. Halk olumsuz yargılar. Yıllarca bu yargı silinemez, ortadan kaldırılamaz. Buna benzer bir uygulama yıllardır inançlar üzerinde oynanıyor. İnançlar politikacıların ellerinde oyuncak. Bu yolla kurgulanmış, etkileri olumsuzlaştırılarak artırılmıştır dünyada. Yüz yıllardır bu olumsuzluktan, sermaye işine geldiği gibi yararlanıyor. Günümüzde seçimleri göz önüne alınca, her şey netleşiyor değil mi? 2015 seçimlerini bir bu gözle değerlendirir misiniz?

Akyol uygulamaya başladı. Oysa gerçekte bu üç ayaktan hiç biri hazır değildi. Başarısız olacaktı. Belliydi. Öyle oldu. O sistemi yaşayanlardan, bu gün savunan yoktur. Hedef zaten bu sonu hazırlamaktı. Asla iyi niyete sığınılmasını doğru bulmuyorum. Eğer hedef olumluluk olsaydı; 60 yıl önce uygulanan ve UNESCO tarafından ÖRNEK EĞİTİM MODELİ olarak kabul edilen KÖY ENSTİTÜLERİ vardı gözler önünde. KREDİLİ SİSTEM, zaten o modelden yararlanılarak geliştirilmişti. Ben o sistemin içinde üç yıl öğretmenlik yapmış biriyim. Resim öğretmenliği sırasında zorluklarım oldu. Evet oldu. Ancak bana güvenen bir okul müdürüm sayesinde tüm olumsuzlukları aştık. Sonucu söyleyeyim: 28 resim öğrencimin 22 si Güzel sanatlar fakültesini kazandılar aynı yıl. Hiç reklama girmeden konuşuyorum. İsteyen araştırabilir. Kayıtları var.

Kadıköy Kız Lisesi-1994

Sanat tek başına kurtarıcı olamaz. Ama O, İNSANI YARATIR.

Eğitim bir süreçtir. Amaç insandır. Buradaki “insan” gerçekte “canlı” düşünülerek yazılmıştır. İnsan, fiziksel ve tinsel olarak bir bütündür. Sağlıklı bu ikili, sağlıklı birey demektir. Sağlıklı birey, güzel görünür. Güzel görünen, onun yaydığı güzel enerjidir.

Çünkü; O, Güzel insandır.

Güzel insan; güzel dillidir, güzel işlidir, güzel giysilidir, güzel çevrelidir.
Güzel insan; haklara saygılıdır. Hakları ve özgürlükleri geliştirir.
Güzel insan; Sorumluluk alır. Kararlıdır. Tutarlıdır.
Güzel insan; güzeli çirkinden ayırır. Güzellikler üretir, çirkine yer bırakmaz.
Güzel insan; İnsana değer verir. Bilimden, emekten yana olur.
Güzel insan; dostluğa değer verir, başkalarının gelişimine de katkı verir.
Güzel insan; başkalarıyla yarışmaz, kendini aşmaya çabalar. Çalışkandır.
Güzel insan; soru sorar, yanıt arar. Her söylenen inanmaz.
Güzel insan; DİN, DİL, IRK, CİNSİYET ve BÖLGE ayırımını çirkin sayar.
Güzel insan; dünyadan ayrılsa bile ürettiği kalıcı yapıtlarıyla dünyayı ışıtmayı sürdürür.
SANAT EĞİTİMİ; böyle bir insanın gelişimine katkı sunar.

Eğer eğitim kurumları ve aileler; çocuk eğitiminde sanatı uygulamıyorlarsa ya da var olan sanat programları; programlardan kaldırılıyorsa; orada bilinçli olarak toplumu bilimden-gerçeklerden-insandan koparıp, dünyaya düşman olarak yetiştirmeyi planlamışlar demektir.
Sanat çalışmalarının yerine ne konmaktadır? Ezbere dayalı programlar. Kısaca, insanları oyalayacaklar programlardır bunlar. Gelişemeyen insan beyni; artık her türlü olumsuzlukla ilgilenecektir. Yanlışlığın, çıkarcılığın, kumarın, kısaca yeraltı dünyasının pislikleriyle ilgileniyor duruma düşürülecektir. BU SERMAYENİN BİR OYUNUDUR. İnsan olma erdemi başka şeydir elbette. Nedir o ? Adını net koyalım: Güzelliklerle yaşama erdemliliği.

Yenice Ülkü İlkokulu, bando ekibi. 1973 (Bu çok zor işi başarabilen çocukların en büyüğü 12 yaşında)

Köy Enstitülerinin programları, yaparak yaşayarak ilkesine dayalı ve serbest alanlarda uygulamalar ile doluydu. Sorgulayan akıl, tüm başarılardan mutluluk duyan yürekler, paylaşarak iş başarma mutluluğunu tadanlar hep birlikte öğreniyorlardı. Köy Enstitülerini kapatıp, Öğretmen Okulunu açtıklarında, tüm uygulamalar dört duvar arasına sıkıştırılmış oldu. Yıkım başladı. Tüm o güzellikler ezber uygulamalarla yok edildi. 66 yıl sonra 2020 Türkiye’sine bakanlar, bu sonuçları görebilirler.

İşte; GÜZEL İNSAN; tüm bu yıkımlara karşı direnecek, yurtseverliğini gösterecek ve yurdunu yaşanası bir dünya ile buluşturacaktır.

Bu O’nun insanlık onuru, evrensel sorunudur.

GÜZELLİKLE…

Nazım Hikmet’i Okumak, Anlamak

Nazım Hikmet; bilindiği gibi şair. Aktivist. Kuramcı. Yurtsever. Barışsever. Ama önce bir DÜNYA ŞAİRİ

NAZIM’ı OKUMAK hem gerekli, hem önemli, hem değerli, hem de zorunlu. Deneylerinden, bilgilerinden, çözümlemelerinden eksik olmak; eksik kalmaktır. NAZIM’ı okumadan olmaz. Açtığı kanalları, kurgusunu, biçemini okumadan yapmak; yapmaya çalışmaktır. Dünyada başka yapılanları da bilmek hatta…Çalışılacaktır elbette. Sürecektir elbette. Yeter ki; çalışılsın.

Bilinmelidir ki; ÖNCEDEN DENENMİŞTİR, DENENMİŞE DÜŞMEDEN okunmalıdır.

Nazım, dikkatle okunmalıdır. Abartmadan-küçümsemeden okunmalıdır diyenler çıkıyor. Nazım abartılamaz da azaltılamaz da. NAZIM’ı yalnızca dikkatle OKUMAK GEREK.

Okuyorum ve notlar alıyorum. Aldığım notlar kısa kısa. Anlam değişmesi ya da düşmesi olmasın dileğim.

Bazılarını buraya aldım:

*Sanatta tez; ideolojin olacak.
*Sanatta yan tutmak; iyi, güzel, mutlu ve hak.
*Sanatta iyimserlik; umutlu olmak.
*Sanatta yöntem; diyalektik materyalizm.
*Sanatın toplumsal işlevi; sanatta halka yakınlık.
*Namuslu eserler; memleketim, halkım, dünyam ve insanlık için en güzelini yapmak.
*Sanatın yapısı: İÇERİK+BİÇİM. İçerik biçimi belirler. İçerik biçim ile birliktir.
*Gerçekte var olan Biçim ile üslubu, bir ve aynı şey görenler; tek biçimciliğe ve dogmatizme düşerler.
*ÜSLUP (biçem) pürüzsüz, süssüz, şatafatsız, aydınlık ve içeriği en iyi belirtebilir olmalıdır.
*Bir yapıtın üslubu ile bildirimi arasında diyalektik bir bağ vardır.
*İçerik toplumcuysa, varsın binlerce biçim olsun. Ana çizgide bir olduktan sonra, biçim anlatım farklı olabilir.
*Maddeci diyalektik yöntemin kendi özüne ters; önyargılı, saptırıcı, rölativ (salt rölativ) uygulanması; SANATTA sekterliğe-dogmatizme ve revizyonizme yol açar.
*Provensiyalizm; yerel kültürü ayrıntılarıyle işleyendir.
*Felsefede MATERYALİST, yaşamda İDEALİST olunur mu?
*Evren, ayrılmazca birleşmiş, ZAMAN-UZAY-HAREKET-MADDE birlikteliğinden ibarettir.
*Hareket durumları ne olursa olsun, bütün sistemler için doğa yasaları aynıdır.
*Kolay olanı değil; kötümserlik kolaydır.
*TİPİKLİK; evrensel niteliği kazanmaktır.
*TİP; gerçekte var olan tiplerden edindiğin izlenimlerle, sentetik bir tip uydurmak; gerçekte var olan mükemmel tipi işlemek; yukarıdaki iki tipi bir arada uygualmak, ama ikincisi biraz daha geçerli; vee ÖLMEZ TİP çağını temsil eder. SENTETİK VE SOYUTTUR. SAHİCİDİR.
*Doğacılık-naturizm; doğalcılık-naturalizm.

 

Sanatçı ve Resim Denen Oyun?

Resim, bir oyundur.

Yaşamın dengesini arayanların oynadığı bir oyun. Oyunla biçimlenen anlatımdır.

Denge gelişmiş beyinlerin kurabildiği görsel / işitsel şölenlerdir. Rastlantılara da pay verebilir.

Oyun çağı dediğimiz çocukluğumuz “denge” için değerli yaşlardır. Oynana-maya-n oyunlar incelendiğinde ortaya önemli ölçüde “ben” çıkacaktır.

Çocuk eğitiminin bu yaşlarda başlamasını isteyen gerçek eğitimciler, o ülkenin gelişmesini, olumlaşmasını, kalkınmasını yani bağımsızlaşmasını hedeflemektedirler. Bu da bağımsız kişilikleri yaratacaktır. İç içe geçen bu davranımlar, süreçte bir birini besler. İşte bu bağımsız kişiliklerle başarılabilir, gerçek GÜZELLİKLER.

Bağımsız kişiliklerin gelişimi, öncelikle o toplumun; doğurduğu, kendi çocuklarına bireylere bu oyunu başarıyla oynatabilmesine bağlıdır.

Bu oyun o zaman, adam olur, şiir olur, tiyatro olur, heykel olur, dans olur, müzik olur, RESİM olur: SANAT OLUR.

İşte her toplumun- bir ivme, bir sıçrama yapması için – kulağının biri, umutları SANATÇILARDA olmalıdır. Tarih, başarılı olan devlet adamlarının, sanatçıları izlediğini, mutlaka feyz aldığı sanatçıları olduğunu yazıyor.

Yaşamın dengesi GÜZELLİKtedir.

Güzel, SANATtır.

GÜZELLİKLE…

Resim Denilince, Ne Anlıyoruz?

Resim nedir?

Resim dediğimizde ne anlarız?

Resim sözcüğünün dil karşılığını aramıyoruz. Anlamsal değil irdelediğimiz, Görsel olanı tanımlamaya dair çabamız. Resimsel olanı yazalım istiyoruz.

Resim el ile yapılan çizgisel ve renkli çalışmalardır. Burada belirtilen resim; çizim ve rengi kapsamaktadır. En genel tanımda duralım. Yani makinenin yaptığına resim diyemeyiz. Makine çizip boyayabilir mi? Olabilir. Yapılan çalışma, o işi yapan makine ile adlandırılır. Fotograf makinesi ile yapılıyorsa FOTOGRAF denir.

İşte burası ayırım noktasıdır. Fotograf farklı bir iş, resim başka bir iştir. Daha başka söylersek: MAKİNENİN YAPAMAYACAĞI, RESİMDİR.


Şu iki örneğe bakalım:

İki çalışmada temel fark, ilki el ile yapılmış, ikincisi fotograf makinesi ile çekilmiştir. Demek ki bu net bir ayırımdır. Biri RESİM, ikincisi de FOTOGRAF tır. Bu farklılık netleştiğinde bazı soruları gene sorabiliriz. Fotograf gibi resim yapılmaktadır. Ona ne diyeceğiz? RESİM diyeceğiz. Çünkü el ile yapılıyor ve ne denli benzetilmeye çalışılsa bile, asla fotograf olamaz. Fotograftan yapılanlar da resimdir. Böyle olsa bile, incelendiğinde fotografa benzemeyen çok yer bulunabilir. Resim eğitimi sırasında, resimlerden kopya yapılmaktadır. Bu çalışmalar birer okuldur, çalışanı -alabiliyorsa- çok geliştirir. O yapılan kopyalarda bile sayısız benzemeyen yerleri bulabiliriz. Diyebiliriz ki, RESİM FOTOGRAFTAN FARKLIDIR.

Resim diyebilmemiz için, çizgi ve renkten birisi ya da ikisi ile çalışılması gerekmektedir. Bu mağara resimlerinden günümüze böyle ola gelmiştir. Günümüzde DIGITAL RESİMLER yapanlar da bulunmaktadır. Böyle çalışılanlar da resimdir. Bu konuyu DIGITAL FOTOGRAF ile karıştırmamalıdır. Çünkü fotografın tüm görselini makine tamamlamaktadır. Bilgisayarla da çalışılmış olan DIGITAL RESİMLER in tüm görselini makine tamamlamıyor, insan eli tamamlıyor.

Burada asıl bir konuyu açmamız gerekmektedir. Elle yapılan her çalışma resim midir? Evet, RESİM dir.

Başka bir soru daha sorulmalıdır ki, resim dediğimizde ne anlayacağımızı netleştirelim:

Her resim sanatsal değere sahip midir? HAYIR! İşte asıl burada büyük bir ayırım yaşamaktayız.

Pekiyi, resmin sanatsal değeri olabilmesi nelere bağlıdır? Bakalım.
• Fotograftan farklı olmalıdır.
• Biçimsel yapısı el ile yapıldığını fark ettirmelidir.
• Plastik yapısı olmalıdır.
• Orijinal olmalıdır. Dünyadaki tüm resimleri inceleme şansımız olsa, diyebiliriz ki; dünyadaki tüm resimlerden farklı olmalıdır.
• Üslubu olmalıdır :Ustasının kişiliğini yansıtabilmeli: Ustasının duygu, fikir, beceri, hayal gücü, içerik, biçim gibi özelliklerini bütünlüğü içinde verebilmeli.
• Çağında olabilmeli, çağını anlatabilmeli. Sanatçı toplumunun itici gücüdür. Bu sanatının da toplumundan ilerde olmasını gerektirir.

sanat galerilerinde ışık sorunu

Sergi Evinde Işık Sorunu

Bu sorunu SANAT GALERİSİ sorumluları en öne almalılar. Sundukları ürün en olumlu biçimde görünmelidir, çünkü. Elbette, evinde resim sergileyenler de düşünmeli. Bir resim deyip geçilir oysa!

Sanat Galerileri gibi, atelye olan böyle bir evde IŞIK baş sorundur. Rengi gösteren ışıktır. O halde hangi ışık seçilmelidir? Rengi en doğru veren ışık GÜNIŞIĞI dır. Her yerde gün ışığı kullanmak zorunda mıyız? Hayır. O zaman… Ne yapmalı?

Gün ışığı resimler için zararlıdır. İçindeki olağanüstü güçlü kızıl ötesi ışınlar, kimyasal olan tual ve renk pigmentlerine süreçte zarar verir. Yaşayan pigment tabakalarını yıpratır-öldürür. Müzeler bu nedenle resimleri karanlık odalarda saklıyorlar ve arada bir sergileme zamanı çıkarıyorlar. İlkelerden birini bulduk sayılır: Gün ışığı, eve doğrudan girmemeli.

Gün ışığı çeşitli yerlere vurur ve yansıma yapar. Resmin bir çok ışık alınca farklı renkte görülür, diğer alanı farklı renkte görünür. Bu durumda yanlıştır. Bir de pencere aralarına resim konuyor. Işık gözümüze vuruyor, haliyle resme bakamıyoruz ki. İkinci ilkeyi de bulduk: Yansıma ışık olmayacak.

Gün ışığı gelmeyen köşeler-yüzeyler olumlu yerler midir? Evet. Çünkü ışığı kendimiz belirleyeceğiz. Resim konacak yer, böyle gölgede ama ışık çok olmalı. Işık çok olacak demek, spot türü aydınlatmalar olacak demek midir? ASLA…Çünkü bu durumda da istenmeyen ışık resmi dolduracak ve izleyen yine görme zorlukları yaşayacak. Her şey gölgede kalacak. Spot türü aydınlatıcılar reklamı gereken yerlerde, vitrinlerde kullanılır. Resim galerisi gibi sanat evlerinde kullananlar da var ama onlar ışık cahilleridir. Resim bir vitrin ürünü değildir, aydınlatma ölçüsü olumlu olmalıdır. Üçüncü ilke de belirlendi sayılır: Doğrudan bir noktaya vuran ışık (spot) kullanılmayacak. 

İzleyenin gözüne vuran aydınlatma başka bir tedirginlik yaratır. İzleyeni kaçırır bu tür aydınlatma. Göz vurmayan bir yol seçilmelidir. Bu da bir ilkedir: Işık, izleyenin gözüne çarpmayacak.

İşte asıl soruna geldik.

NE OLACAK: GÜN IŞIĞI TADINDA BİR AYDINLATMA OLACAK

İlkeleri anımsayalım:

Gün ışığı eve, doğrudan girmemeli.
Yansıma ışık olmayacak.
Doğrudan bir noktaya vuran ışık (spot) kullanılmayacak.
Işık, izleyenin gözüne çarpmayacak.
Böyle bir yeri, içerdeki bölmelerde, salonlarda yapmak gerekir. O zaman dışardan gelen gün ışığı önlenmeli ve ışığın kaynağını salona yerleştirmeli. Işık yukarda açıklanan ilkelere göre olmalı. IŞIK TAVANA BAKAR biçimde, asılarak monte edilir.

Bu durumda:

Tavana vuran ışık yansıma ile bize döner ki insan beynine zararı da az olur.
Göze çarpmaz ki; daha rahat izleyebiliriz.
Her yer ortalama aynı güçle aydınlatılır ki; tüm renkler eşit ışık alarak daha doğru renk değerinde izlenebilir.
Günümüzdeki sanat galerilerinde bu tür incelikleri göremiyoruz. Bir zamanlar koca İstanbul’da bir yerde; Vakko’nun İstiklal Caddesi’ndeki galerisinde böyle bir incelik vardı. 2020 yılında hiç bir galeride yok. Böyle bir dertleri de yok.

Tresimlerini Okuma

Tresimleri, tarihsel süreci anladıkça daha da okunaklı olacaktır.

Sanatın çağ içinde gelişimi bireysel ataklara bağlıdır da denebilir.

Bu atakları çağın dürtüleri de belirleyebilir. Sanatın / sanatçının çağı etkilemesi de gerçekçidir. Süreçte her iki etmenin birbirini tetikleyebilmesi karmaşıktır. Her ikisi de olabilir. Tarihte örnekleri de var.

T kişisel bir seçim. Kişisel özgürlüğü kullanmanın, sorumluluk duymanın, sezginin, ilerici özün dışa vurumu. Dış biçimle iç biçimin sanatsal uyumu düşünülerek, daha özgün form arayışı. Bu nokta son değil. Ayrıca bir / iki / üç / dört resimle anlatmanın zorluğu / tedirginliği / keyfini de yaşamak.

Biçim hala figüratif. Günümüzün sorunu, figür resmi mi, figürsüz resim mi konusu değil. Günümüzde bu tartışma gereksizleşmiştir. Bu nokta figürün anlatımını da açıklar. Benim seçimim sanat elemanlarının kullanımı ile ilgilidir. Sorun figürün özgün anlatımıdır: Kurgu, figürün yapısı, renk, izleyeni kavrayış, açıklık, yönelim…

Bu yönleri ile bakıldığında, minik bir anahtar daha kullanmaya başlayacağız…T nin köşeleri, okları, yöneldiği biçim – renk kütlesi nereye ayarlanmış. Gözünüzü hangi lekeye / kurguya döndürmek / baktırmak istiyor. Ritmik, devinimli, lirik bir renk kütlesiyle kan basıncınızda ne değişiyor? Yeni ya da başka sorular sormaya başladınız mı ?

Okuma sürüyor…

Sanatım Üzerine

*Doğadaki zıtlıklar sanatımın temelini oluşturuyor.*


-Kompozisyonun bütününü, boş-dolu zıtlığı kurgular.
-İçerik, biçimi sarmalar. Ona can kattığı ölçüde bütünselleşirler, yetkinleşirler. İçerik, yaşamdan anlardır.
-Zıtlıklar, bir düzen içinde dengelidirler. Denge, sanatımın vardığı yetkinliğin diğer adıdır: Zıtların bütünselliği. Biçim-renk dengesi ile içerik dengesidir bu. ‘Ben’ deki biçim-renk dengesi, içerik ile bütünlenir. İçerik ’ben’ deki- lerin dışavurumudur.
-Biçimlerdeki zıtlıklar hareket ile düz biçimlerdir. Hareketli biçimlerin içi ton zıtlığı, miktar zıtlığı, sıcak-soğuk zıtlığı ile doludur. Düz biçimler kendi içinde zıtlık taşımaz. Hareketli biçimlere zıttırlar. Zaman zaman uyum içinde olabilirler. Bu kez zıtlığı, düz biçimlerin içindeki hareketli elemanlar sağlar. Zıt olan bu biçimler aynı zamanda birliktirler. Resmime can veren bu kandır.
-Sanatımdaki biçimlerin-elemanların figür-süz-lü olması anlatımımı etkilemez.

-İzleyicim ile ortak noktamın olması, bu noktada buluşabilmem tercihimi belirler. Bu sanatımdan ödün değildir.
-Gelecekte yapacaklarım hakkında şimdiden sözüm olamaz. Ancak hayallerime sınır-sansür uygulamadığımda üreteceklerimin çapı büyüyecektir.

-Üreteceklerime birikimim yön veriyor.

-Çalışkanlığım kendime saygımdandır.

-Ürettiklerimde sorumluluk bana aittir.

-Eleştiriye evet, hesap vermeye hayır. İç hesaplaşma çerçevesinde, salt kendime hesap veririm.

Şakir Sağlam

Sanat Tarihinde Tuval

Sanat tarihinde çoklu tuval kullanımlarını incelediğimde şu sonuçlara vardım:
Sanat tarihinde resim; geometrik biçim olarak dörtgendir. Rönesans’ta dörtgen olan biçimlerle çeşitli denemeler yapıldı. İki tuval yan yana, alt alta birleştirildi (dipdik), üç tuval ile de farklılıklar oluşturuldu (tripdik).


Ancak sonuçta, bunların tümü dörtgendiler.

Günümüzde ise; daire, üçgen, oval biçimler de kullanılmaktadır.
Benim kullandığım tuvaller ise dörtgenin dörtgen ile dörtgenin
yarım daire ile birleştirilmesi sonucu T oluşturması ilkesine dayanıyor.
Kenar çerçevesi kesilerek tek tuval yapılabilir, iki-üç-dört tuval birleştirilebilir. Sonuçta *T* olması gereklidir.
Bu farklılığı nedeni ile sanat tarihinde bir ilk.

ikili / üçlü / dörtlü / daire-oval biçiminde oluşturulan tuval örnekleri.
Ağustos-2001 Şakir Sağlam

Sekiz Zamanı…
Günümüzde-2012- yoğun olarak dörtgen ( KARE-DİKDÖRTGEN ) kullanılıyor.
Tüm zamanlarda değişiklik aranmış, bulunmuş ve kullanılmış.
Benim için artık SEKİZ ZAMANI.
Yukarda hareketli GİF görsel bunu çok başarılı anlatmaktadır. SEKİZ kenarı olan bu görseldeki T benim istediğim biçimdir. SEKİZ kenarı özelinde kurulan biçim, Tek parçadan oluşmaktadır. Kısaca dörtgen temelli değildir. İki – üç – dört dörtgenden oluşan biçimlerim de olabilir. Dörtgen, temelli gibi görünse de SON BİÇİM T dir. SEKİZ KENARA ULAŞMAKTADIR.
İşte SEKİZ ZAMANI; gerekçesi ile tamamlanarak yaşamaya başlamıştır.

T YAŞIYOR!

Özlü Sözlerim

* kendim için hiç çalışmadım: hep kendime çalıştım

* ayazda kar yağmaz

* uzağı göremeyenler stada gider

* her kuluçkaya yatan yumurta yapamaz

* her taştan duvar olmaz

* şemsiyenin önü arkası aynıdır

* savaşlarla büyüdüklerini sananlar, en küçüklerdir

* en kıvrak çizgi karadeniz’ dedir

* en çabuk, ince uçla delinir.

* kavga öncelikle kendinledir

* güzeli düşün, üret; çirkine yer kalmasın

* beğenilmek hoştur, kapılan sarhoştur

* sınırları sanat yıkarsa, kalıcı olur

* karanlık/işkence/ölüm eşitliyor insanı

* şiir direnir

* kimliğini anlatmaktır, sanat

* elini kaldırma, indirmek zordur

* köyünü yok edersen, geçmişini/kültürünü arama

* vardığın yer senin ile seni yetiştirenlerindir

* bulut varsa, yağmur yağar

* 0-7 yaş sensin, ara

* barış güzellikleri besler, güzelliklerden beslenir

* kış gelmezse kork, kıştan değil

* şafaklar, ölümleri gizlediği gibi; özgürlükleri de doğurur

* sermayenin yurdu, sermayedir

* terazin olsun ki; tartabilesin

* feodal erkeğin, karakutusu kadınlık dışıdır

* her okuduğun kendinedir

Neden T sanat?

*Sanat,biçim ile içeriğin dengesidir.*
Böyle bir kesinlik kime göredir? Tartışıldı yüz yıllardır, tartışılacak daha.
Sanatın her disiplini için biçimsel sorun aynı görselliği taşımaz. Görsel sanatlarda da farklıdır. Örneğin resimde iki boyutlu, yontuda üç boyutludur…Kullanılan araç gereçlerde de farklılıklar yaşıyoruz. Bu farklılıklar sanatın doğası gereğidir.
Ben biçimsellikle uğraşırken, resmin dış biçimine yöresellik boyutunu katarak :
Türkelli-köyüm,
Trabzon-ilim,
Türkiye-yurdum
olunca, bu harfi kullanmaya karar verdim.
T resimleri böyle oluşmaya başladı. Önce içi boş bir çerçeve belirdi….Sonra içinde figürler yer kapma yarışına girdi. Elbet-motiflerin hakkını da yemeden…Yöreselliği figür resmi verebilirdi…
Kişiselliğime de uygun bu…

T ve BEN

T oluştu ve yaşıyor

656_denizci_55x65_tuy

Tüm T ler farklı anları yaşadılar…

Türkelli’de yaşananlar çocukluğumdu. “BEN”deki özü yaratan yer Türkelli.
Canıma can katan suyunu, o dağlar verdi. Kanımı canlandıran meyveler, lahana, mısır; çimenine uzandığım, oynadığım topraklar Türkelli’de. İlk öğretmenlerimle, Türkelli İlkokulu’nda karşılaştım. Birlikte taş taşıdım sevgi dolu insanlarıyla. Kemençeler eşliğinde su yollarında çalıştık dayılarımla, bibilerimle. Fideler dikip aşı yapmayı Türkelli’de öğrendim. Sığırlarını otlattım, buzağısını doğurttum ve büyüttüğüm düveler saçlarımı yalardı teşekkür için. Gözlerime bakışlarını hala görüyorum. Kaval yapıp çaldığım imeceler Türkelli’deydi. Arkadaşlarımla çimdim derelerinde. Çok sevdiğim teyze çocuklarımla burada kavga ettim. Beş yaşımda keseri elime burada tutturdu Ustam babam. Sis Dağı Yaylası’na, Kadirga Yaylası’na buradan yürüdüm otçularla. Okumamı sağlayan, ısırgan otu Türkelli’deki evimizin önündeydi. Babamın ölümünü bu köyde yaşadım. İlk isyanlarımın görünmeyen bayrağı bu topraklarda yükseldi. Burada aşık oldum…
Trabzon’da yaşanan gençliğimdi, hasretliklerimdi. “BEN”i yaşama hazırladı ve yaşama karıştım.

Türkiye’de yaşadıklarım ise, “BEN”i oluşturdu. Türkiye, yaşam serüvenimin, kavgamın alanı.
Her birinin özelliği, yaşanmışlıkları farklı, ama içerikleri aynı. “BEN” i biriktirdiler. Ben şimdi T lerle yürüyorum. Ellerim, gözlerim, pusulam T lerim. Benden Tünya’ya bir damla T taşıyorlar.
Süreç ilerliyor, benimle ve kendiliğinden…
Türkelli’den Tünya’ya bir damla T…
GÜZELLİKLE…

Şakir Sağlam /2001